İran…
Gösteri/protesto veya yönetime isyan olduğunda çıkış noktası genellikle şehirler ve bu bağlamda Tahran ve üniversitesi oluyordu.
Ama bu defa farklı; bu defa taşra karıştı.
Bugüne kadar Ayetullah Rejimine karşı çıkmayan ve hatta memnun görünen esnaf/çiftçi/köylü sahaya çıktı.
Çünkü gösterilerin nedeni sosyal/hukuksal ve siyasal hak talebinden öte saf bir geçim sıkıntısı/alım gücünün düşmesi/pahalılık/yokluk yani kötü giden ekonomiydi.
Haklı olarak; başta İran olmak üzere bölge ülkeleri ve özellikle İslam memleketleri, başlayan bu sokak hareketlerinde İsrail ve Amerika etkisini dile getiriyor ve provokasyona dikkat çekiyorlar.
Ama,
Kapısını penceresini, kilidini bacasını, çiftini çubuğunu açık bırakan ev sahibinin hiç mi suçu yok?
Hatırlar mısınız:
5-6 ay önce Bander Abbas Limanında büyük bir patlama olmuştu.
O zaman demiştim ki; “İran halkının rejime isyan etmesi için önümüzdeki günlerde daha çok şey olacak ve yapılacak…”
Bunu ben biliyorum da, kedini İslam’ın hamisi diye lanse eden Mollalar yönetimi bilmiyor mu idi?
İran’ın orta direği ve alt gelir grubu fakr-u zaruret içindeyken kendini Allah’ın temsilcisi gibi gören yönetim bir eli yağda bir eli balda değil miydi?
Sen yapman gerekeni yapmazsan,
Kendi halkını perişan eder ve düzeltmek şöyle dursun; gelir dağılımını her gün daha da bozarken elin oğlu senin insanını manipüle ve provoke etmeyip de senin yapmadığını yapıp; gelip ülke ekonomini mi düzeltecekti!
Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan öyle manidar ve önemli bir cümle kurdu ki; bence İran’da yaşanan her şeyin özeti mahiyetinde…
“İnsanlar memnun değilse, bu bizim hatamızdır. Suçu ABD veya başkalarında aramayın. Sorumluluk bizdedir!”
Peki,
Pezeşkiyan son derece rasyonel şekilde böyle bir özeleştiri cümlesi kurarken isimlerinin başına Allah’ın İşareti (Ayetullah) sıfatını koyanlar ne diyor ne yapıyor ve ne düşünüyor?
“Bunlar hainler, işbirlikçiler, Mossad ve CIA ajanları ve onların manipülasyonuna kanıp başkaldıran asiler…”
Bu yaklaşımı meali nedir?
“Ey Amerika! Haydi beni tehdit et ve iş birliğini göster ki; ben de sana kağıtta kaplan gibi kükreyeyim ve isyancıları en acımasız şekilde cezalandırma gerekçesi oluşturayım…”
Peki, Amerika tehdit etti mi? Etti…
Mollalar kükredi mi? Hem de en aslan gibicesinden…
Yani bir nevi “at pası, atayım gollük pası…”
Hal ve ahval böyleyken asıl soru şu:
İran’da ne olur? İsrail ve Amerika İran’da ne istiyor?
İsrail rejim gitsin istiyor ama Amerika başka hesaplar peşinde.
Trump Amerika’sı, kimilerinin dediği gibi rejim değişikliği peşinde ve amacında falan değil.
Trump, dize gelmiş/emrine amade olmuş ve ekonomik imkanlarını/paralarını/petrollerini Amerika’ya peşkeş çekmiş bir dini liderlik istiyor.
Trump için İran rejiminin şahlık veya demokratik cumhuriyet veya dini liderlik olup olmamasının hiçbir önemi yok.
Trump için varsa yoksa o rejimi kullanabilirlik/o ülkeye çökebilirlik ve para para para…
Kaldı ki, Trump gibi karadüzen/kabadayısal yönetim tarzını benimsemiş birisi için İran’ın dinci otoriter liderliği çok daha müreccahtır.
Demem o ki;
Kısa vadede İran rejimi devrilmeyecek ama dişleri sökülecek/diz çöktürülecek ve maskaraya çevrilecektir.
Hatta İsrail ve Netenyahu’nun yıkmak istemesine rağmen…
Diğer bir husus Suriye…
Hatırlayın;
Şara, Şam’a girip yönetimi ele geçirince “Asıl iş ve zorluk şimdi başlıyor” başlığıyla yazılar yazmıştım.
Suriye’de istikrarın oluşmasını dilemiş ama bunun neredeyse imkansız olduğuna parmak basmıştım.
Devamında ise kaçınılmaz şekilde Suriye’nin 3-4 ve hatta 5 otonom yönetime bölüneceğine işaret etmiş ve ne yazık ki gidişat kaçınılmaz şekilde böyle demiştim.
Geldiğimiz nokta ne?
Adını Şara yapmadan önce Golan’lı olduğu için Golanî ismiyle nam yapan Suriye Devlet Başkanı Şara yeni Suriye haritasına Golan tepelerini dahil etmemiş.
Yani İsrail’e bırakmış…
Peki, Güney Suriye’deki Dürzi bölgesi Dera/Süveyda’da durum ne?
Tamamıyla İsrail kontrolünde bir özerk/otonom bölge…
Keza Tartus/Lazkiye ise bir Nusayri bölgesi.
Ve tabi en önemlisi Kuzey Suriye/Fırat’ın doğusu; SDG/Rojawa Kürt bölgesi…
Yaklaşık altı aydır “Yok efendim; Kürtlerle Şam yönetimi anlaştı/anlaşıyor/anlaşmak üzere. Vay efendim; SDG kuvvetleri rejim ordusuna ha katıldı ha katılacak…”
Nedir bunlar? Laf-ı güzaf…
Hani, 31 Aralık’ta bu iş bitecek ve birleşik ordu olacaklardı?
Olan, sadece bir savaş oyunu/çelik-çomak oyunu ve oyalama taktiği…
Bu arada MHP’li Feti Yıldız açıklama yapıyor ve bence gayet de doğru tespitlerde bulunuyor.
Ama sonuç nedir? Nafile…
Sadece şunu merak ediyorum:
Sayın Feti Yıldız “SDG’ye verilen süre doldu” dedi.
“Süre dolduysa şimdi ne olacak” diye bir soru sorulsa, acaba ne cevap verecek?
Yoksa “ben sadece anlaşmada belirtilen tarihe atıfta bulunmuştum” mu diyecek ki?
İlginç bir husus daha…
Türkiye, Çin vatandaşlarına vizeyi kaldırmış…
Ne amaçlanıyor acaba?
Bazılarının dediği gibi nüfusu iki milyara yaklaşan Çin’den ucuz işgücü mü?
Açıkçası hiç sanmıyorum. Daha farklı ve daha finansal (duygusal) bazlı bir plan olduğu kanaatindeyim.
Neticede ABD ile arası bozulan Çin, Amerikan tahvillerine daha az rağbet eder oldu.
Bu ise Çin’de tasarruf fazlası dolarlar için farklı mecra alternatiflerini doğurdu.
Ama unutmamak lazım ki Çin ile böylesi bir angajmanın dozu/boyutu/zamanlaması ve içeriği çok ama çok önemli.
Vakti zamanında yaşanan ve hâlâ Türkiye’nin peşini bırakmayan Zarrap Skandalını unutmamak lazım.
Çin’le, kayda değer bir ihracatımız yok ama olağanüstü kayda değer bir ithalatımız var.
Bunun yanında Amerika ile olan ticaret hacmimiz Çin ile kıyaslanmayacak derecede dengeye yakın düzeyde.
Buna karşın Çin’in güvenilmezliği de aşikar iken ve dahi Amerika ile sadece ticari değil; siyasi/askeri/kültürel boyutta hayati düzeyde angajmanlarımız mevcutken Çin ile başlatılacak bu süreç sanki kılda ince kılıçtan keskin bir köprüden geçmeye talip olmak gibi bir şey olsa gerek.
Umarım başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan ve diğer diplomasi yapıcılarımız bu işin önünü-sonunu zaten düşünmüş ve simüle etmişlerdir.
Umarım kaygı ve endişelerim yersizdir…
Bir sonraki Bir Portre yazımızda buluşmak ümidi ile Allah'a emanet olun sevgili okurlar.